|
Ant; ölüme dirliğe
Ant; dirlikte birliğe
Ant; erdeme erliğe
Mayalandı umutlar,
Dirilecek Bozkurtlar...
Uzun zamandan beri ilk defa bir tahliye veriyorduk.
-İnşallah farkına varmazlar, diyordu Velican.
Cezaevi infaz savcılığı tahliye tarihimi yanlış hesaplamış,
on aylık bir sapmayla, erken bırakılıyordum. Defalarca hesap yaptık, evet idare
şaşırmıştı. İki firar ve birçok isyandan dolayı yanan infazımın on aylık bölümü
görünmüyordu. Gardiyanlar iki gün sonra bırakılacağımı söylediler. Hapishanede
arkadaşlar arasında ihtiyatlı bir bayram havası esmeye başladı. Bende ise
yaşayamadığım buruk bir sevinç vardı. On yılı aşkın bir süredir doğudan batıya
kadar bir çok cezaevinde birlikte olduğumuz can'larımdan ayrılıyordum. Biz bu
kahramanlarla birlikte neler görmüştük neler. Değil seneleri ayları, saniyeleri
bile parça parça yaşadığımız, o karanlık dehlizlerde birbirimize destek olarak
ne savaşlar vermiştik.
O akşam büyük bir hücrede hep beraber toplanmamıza idare göz
yumdu. Son geceyi İhsan Barutçu ve Erdoğan Tağın’la altı ay beraber kaldığımız
hücrede hepimiz toplanarak geçirdik. Sohbet ederek sabaha kadar oturduk. Herkes
birşeyler konuşuyordu, sanki hapishanede ki ilk zamanlarımızdı. Bu insanlara
bakarken, âdeta son çeyrek yüzyılın tarihini görüyordum, o gül yüzlerinde.
Ülkemizin etrafı ABD ve RUSYA tarafından ve onların içerdeki ortakları
tarafından kuşatılmış, bir avuç vatanperver ülkücü de bu haçlı kuşatmasını
kırarak, cennet yurdumuzu felaha çıkarmıştı.
Velican, arkadaşları dikkatle dinliyor fakat lafa hiç
girmiyordu. Benimle göz göze gelince de tebessüm ediyor ve sağ yanağında hafif
bir gamze oluşuyordu. On yıl önceki günlerimiz sanki dün gibi canlanmaya başladı
hafızamda. Velican ondört yaşında, pol-der'li vatan hainleri tarafından
yakalanarak ve bir nice işkenceden sonra tutuklanmış, Sağmalcılar taş
medresesine kapatılmıştı. Yaşı küçüktü ama o bir devdi, bir ülkü devi.
Sarsarak köprüleri
Devler geçti bu yollardan:
Dudaklarında Hun Türküleri.
Şair onu tarif ediyordu şüphesiz. Dedesi Osman Batur uçağa
kement atmıştı Türkistan dağlarında. Çinlilere karşı amansız bir savaş yapan bu
büyük kumandanın destanları hâlâ yaşar o kutsal topraklarda. Sağmalcılarda
rahmetli Zeytin dayıdan dinlemiştim Osman Batur'un kahramanlık öykülerini.
Zeytin dayı, onun komutasında, Çinlilere kan kusturan bir ilay-ı kelimetullah
savaşçısı. Çocuk yaşına rağmen orduya katılmış.
Türkistan Türkleri yıllarca mücadele etmişler ancak Osman
Batur ve bir nice kahramanın şahadetiyle birlikte, hicret kararı alan
aksakkallar Türkiye'nin yolunu tutmuşlar. Çok zorlu bir yolculukla Taklamakan
çölünü geçmişler ve yoğun bir şekilde devam eden Çin birliklerinin takibi
altında Himalayalara kadar varmışlardı. Ancak bu bölgede Tibet çetecileriyle
defalarca çatışmaya girmişler, geçit vermez dağları, açlık, susuzluk ve her
türlü meşakkati de yenerek Hindistan sınırına ulaşmışlardı. Bir dizi görüşmeler
neticesi bir kısmı Suudi Arabistan'a diğer bir kısmı da ülkemize gelmişlerdir.
İşte "Sartaphanoğlu" Velican onların çocuğu, o çile neslinin yadigarıydı. Ama
çile bitmemiş, dedelerinin, Çinlilerden gördüğü zulmün bin fazlasını Velican'lar
özyurdunda görmüş, o inci gibi dişleri pol-der'li köpekler tarafından kaç kere
kırılmıştı!..
Velican'a bakarken bir olay canlanıyordu gözlerimde. O gün,
bir-iki saat birlikte bahçede volta atmış, dinlenmek için, sandalyemiz olan
büyük taşların üzerine oturmuştuk. "Peykeler, duvara mıhlı peykeler" diyordu
Necip Fazıl. Bizde, yerlere mıhlı taşların üzerinde, mazinin derin mevzularına
dalmış, öylece sohbet ediyorduk. Gaziantep'in kızgın güneşi tam tepemizdeydi ve
hücrelerde geçirdiğimiz havasız kapalı günlere inat masmavi bir gökyüzü,
tertemiz bir hava vardı. Bir sünger gibi bedenim güneş ışınlarını emiyor ve
zaman, Velican'ın bal muhabbetiyle âdeta duruyordu. Yaklaşık iki saat sonra.
-Biraz gölgeye geçelim, dediğimde, o sendeleyerek ayağa
kalktı ve bir taraftan başını tutarak:
-Öf be hoca, hiç demeyeceksin zannettim.
Karanlıkta çok kaldığı için güneş ışınları onu çok rahatsız
ediyormuş, ama ben güneşli tarafa gidelim dediğim için, sırf beni kırmamak
uğruna kendi arzularını bir kere daha feda etmiş ve iki saat bu çileye
katlanarak, asalet, nezaket ve estetizmin doruklarından, bizlere bir taş medrese
dersi daha vermişti.
Hapishanede ki bütün arkadaşlarımızın hayatında bu gibi
zarafet ölçüleri vazgeçilmez bir ilke olarak yer almıştı. Birine sevmediği bir
şey bile ikram edilse kesinlikle onu reddetmezdi. Zehir verseler onu zemzem diye
içerdik. Hatır, gönül burada gerçek anlamlarıyla yaşatılıyordu. İnsanlık
ihtişamlı günlerinin baş döndürücü sarhoşluğunu bizim hayatımızda tekrar
yakalamış, tarihini yeniden yazıyordu. Geçici heveslerden ve gündelik
telaşlardan uzak, feragat ve fedakarlık gibi üstün değerleri zirvelere taşıyan
arkadaşlarımız vazifelerinin ince yollarını bütünüyle keşfetmenin verdiği
rahatlıkla hasta ruhlara şifa dağıtıyorlardı. Ya kudurdular, ya duruldular... Ya
kasırga gürültüsü ya da gece sessizliği... Bir altın nesil oldular...
Bir taraftan kafamda böyle hatıralar canlanıyor, diğer
taraftan arkadaşları dinliyordum. Bir arkadaşımız ezan okumaya başladı.
Susmuştuk. Ilık bir ses. İnsan ruhunun derinliklerine işleyen bir huzur rüzgarı.
Sabah ezanının ötelere götüren havası bir anda hapishane maltasına hâkim
olurken, bizlerde yere çarşaflar sererek, o kâbus hücresini bir özgürlükler
beldesine dönüştürmüş ve cemaat olarak namazımızı eda etmiştik. Ne de çabuk
sabah olmuştu.
Arkadaşların bir kısmı uyumak için hücrelerine çekildiler.
Biz volta atarak muhabbete devam ediyorduk. Velican’a gidip yatmasını
söylediğimde itiraz etti. İhsan Barutçu ve Erdoğan Tağın’da yatmadılar. Tahliye
müzekkeresi de bir türlü gelmiyordu. Hepimiz yorulmuştuk. Hava karardı, gelen
giden yok. Nihayet saat 20:00 dolaylarında giderek yaklaşan ayak sesleri bizi
hareketlendirdi. Kalabalık bir ekip geliyordu anlaşılan.
Arkadaşlar üstümde bir falçatanın olmasını istiyorlardı. Ne
de olsa sol siyasilerin bölmesinden geçecektim. Başkan:
-Aman ha. Bir sürpriz olmasın. Yanına bir şeyler al da öyle
git.
Ben “gerek yok” dedikçe, onlar ısrar ettiler. Oldukça keskin
bir bıçağı yanıma alarak hazırlandım.
Ayrılık çok zor olacaktı. Cezaevi savcısı ve müdür tahliye
müzekkeresiyle hücrenin kapısına gelmişlerdi. Veda sahnesi dayanılacak gibi
değildi, birbirimize sarılmış ayrılamıyorduk. Savcı beklemekten sıkıldı ve
kendince bir çıkış yolu buldu:
-Haydi acele edin, bir kişi yola vurmak için bölme kapısına
kadar gelebilir.
Sözde küçük bir taviz veriyordu idare. Yunus Meral'le bölme
kapısına doğru yönelirken, geride bıraktığım arkadaşlarımı düşünerek, karmaşık
duygular içinde, tahliyeme bile sevinemeden kendimi dış kapıda bulmuştum. Bu
arada üstün gayretleri ile tahliyemi sağlayan (bu gün hayatta olmayan) büyük
insan Mehmet Öztürk kardeşimin çabalarını düşünerek yürüyordum. Öztürk, yanına
bir muhasip alarak mahkeme heyetine götürüyor ve on aylık erken bırakılmam onun
hesap oyunu sayesinde gerçekleşiyordu.
Ben iki kişiydim artık, ikiye bölünmüştüm ve birini orada
bırakarak diğeriyle dışarıya yöneldim. Kapıda bir başka canlar beni bekliyordu.
Adil Aşkaroğlu ve diğer kardeşlerim. Bu sefer kavuşma sahneleri yaşanıyordu.
Biz nasıl bir nesildik... On yıllık işkenceli, sürgünlü ve
ölümlerle dolu bir cezaevi ortamından sonra tahliyeme bile sevinemiyordum.
Çünkü, ruhumun yarısı içeride arkadaşlarımın yanında, diğer yarısı ile ancak dış
dünyadaydım.
Mahzunluk duygusu her yanımı kuşatmış, kımıldayamıyorum.
Gittikçe ağırlaşan bu his yoğunluğu beynimi teslim alırken, bedenim de bu
istilaya karşı fazla bir direnç gösteremiyor. Hüzün ve utanç karışımı bir hücum
bu. Hislerimin en mahrem kalelerini zapt eden bu utanç duygusundan kurtulmam
lâzım ama arkadaşlarım içerde, ben dışarıdayım. Hazmedemiyorum doğrusu.
Yakalandığım bu ruh kasırgasından hasarsız sıyrılmak için bir çıkış yolu
arıyordum. Nafile... His fırtınası dinmek bilmiyor. Bir teselli bulmak için
kenarından köşesinden bir şeyler aramaya çalıştıkça, ulaşabildiğim mazinin
ihtişamlı günleri sadece şuurumu kamaştırıyor.
Her şeye rağmen kaybeden biz değildik. Özgürlük ve esaret
kavramları bizlerin dünyasında asli manalarıyla vücut bulmuş, kapımızdaki
gardiyanlar esaretin dayanılmaz acısını yaşarken, bizler karanlık hücrelerimizi
gül bahçesine çevirip ruh dünyamızdan fışkıran sonsuzluk pınarlarından, kana
kana soğuk sular içmiştik.
Zelzele tarlasına dönen ruh dünyamda, bir müddet sonra yine
bir sarsıntı olacak ve takvimler 16 Temmuz 1988'i gösterirken o kara haberi
alacaktım.
Velican şehit olmuştu.
Ne kervan kaldı, ne at, hepsi silinip
gitti,
"İyi insanlar iyi atlara binip gitti."
Yusuf Ziya ARPACIK |